Monday, November 9, 2009

böyle bir şey yok. ama olabilir de..*


iki gündür kıyıda köşede sağda solda karşıma jungle drum'ın çıkmasından hoşnut değilim sevgili blog. emiliana torrini, şarkıyı ultra slow bir hale getirse, my heart was beating like a jungle drum, then the jungle burnt down and the drum was stolen dese ve sonunda ağlamaya başlasa ona bir itirazım olmayacaktır ama tabii.

bu über-anlamsız girişten de anlaşılabileceği gibi anlatacak bir şeyim yok. saçlarımın bonus olmasını istiyorum bu aralar, farklı olarak bir tek bundan bahsedebilirim. inanılmaz kabarık ve kıvırcık saçlarım olması durumunda bir tarafı diğer tarafından daha kısa ve ensesi erkek traşı bir model kestirir, tamamını da kedi turuncusuna boyardım lakin kedi turuncusu diye bir renk yok ve ben hangi rengi kastettiğimi burada başka ne şekilde anlatabilirim bilemiyorum. kaldı ki pırasadan hallice saçları bonus yapan bir oluşum da yok ve hayır perma yaptırmam teklif dahi edilemez.

grooveshark'ı şu an itibariyle keşfettim, bu kadar geç kaldığım için beni kınayacaklar, hiç durmayın.

çok baydım blog, belli oluyor mu?
*ekşi sözlüğün de benimle aynı fikirde olduğunu biliyordum.

Saturday, November 7, 2009

hannah montana ve GRE şemsiyesi.




sabah 06.22'de telefonun alarmıyla kalktığımda başıma geleceklerden az da olsa haberim vardı. tahmin ediyordum demek daha doğru. çantamda 12 kurşun kalemle robert koleji'ne doğru yola çıkmadan önce kahvaltıyla ayakkabı giyme arası hannah montana denen manyaklığa denk geldim televizyonda baya izledim. az sonra irdeleyeceğimiz hezimette bu salaklığımın rolü büyük kanımca.

robert koleji bugüne dek gördüğüm en güzel kampüs, en güzel bina, en güzel bahçeler, koridorlar, sınıflar bütünü olabilir. tam bir görgüsüz gibiydim ağzım açık ayran budalası şeklinde dolaştım durdum.

okula üst kapıdan girince oradan sınavın olacağı ana binaya -gould hall imiş- servisle gidiliyor. benim bindiğim servis doluydu ve mal gibi ayakta kaldım. içeridekileri şöyle bir inceledim, hepsi '90+ doğumlu yüksek dozda tikky çocuklar. a&f'ler, american eagle'lar falan havada uçuşuyor. bir de hepsi birbirini tanıyor sabahın o kör saatinde bir curcuna göt kadar arabanın içinde. koç üniversitesinin ana membaasını buldum gibi bir şey oldu.

o an anlam veremedim tabii mini mini liselilerin GRE'de ne işi var, birbirlerini nerden tanıyorlar falan diye. sonradan vakıf olduk mevzuuya efenim, dawson's creek misali SAT'ye girermiş bu yavrucaklar.

şekil 1

binanın heybetli girişinden yukarı çıkınca (şekil 1) hengame burada da devam etti. yeşil oklar SAT'cilere kırmızı oklar biz GRE'cilere tahsis edilmiş. kendimi baya amerika'da sanmaya başladım çünkü sınav gözetmenlerinin hepsi amerikalı. kalabalık sınıflardan birinin önünden geçerken hatun beni direk çekti, "find your name in the list" diye dedim "bacım yorma kendini ben GRE'ciyim." sonra bizim gözetmenimiz olacak kadını buldum, erken gelmişsin dedi, bu arada broşun da çok güzelmiş diye ekledi.

bütün koridorları tek tek dolaştım, bol bol soğanlık denen cehennemimizi andım, ekşisözlükte en büyük özelliği, hiç bir özelliği olmaması olan okul olarak belirtilen bbal'ye küfürler ettim ve zaman su gibi akıp geçti inanır mısın blog.

uzatmayalım en üst katta sınavın olacağı salona girdik, tabii ki kolonun dibindeki sandalye bana ayrılmıştı, koltuk seçme şansının olmadığı her yerde en kötü yere gülş oturur şeklinde bir teorem geliştirmeyi düşünüyorum bu konuda hatta. pigeon hole prensibiyle bağlarım belki bir şekilde.

sınav başladı, kitapçığın mührünü açtık, ilk 4 soruyla yalancı baharımızı, cicim aylarımızı, balayımızı ne dersen artık geçirdikten sonra beşinci soruyla birlikte şenlik başladı. cevap kağıdımda koca karı dişi misali büyük boşluklar. zaman su gibi aktı geçti, kitapçık karalamalarla hesaplarla doldu ama sonuçta elde var sıfır. soruların yarısını bile yapamadım, başım ensemden bir samuray kılıcı sokulmuş misali ağrıyarak çıktım sınavdan.

hani teşbihte hata olmaz derler, onca doktora adayının içinde, bir anda kendini şampiyonlar ligi'nde bulan amatör lig takımı gibi hissettim. heyecan ya da gurur değil hayır. ağır bir hezimet hissiyatı. şemsiyenin gelişi önceden belliydi artık bundan sonra işim ulu manituya kaldı. başvuru mektubumla falan iki gram olumlu izlenim yarattıysam da bu sınav sonucuyla o da gider mi bilmem. ha diceksiniz neden sınavım değerlendirilmesin seçeneğini işaretlemedin, o kadar parayı sokağa atmaya içim elvermedi.

neyse fena mı oldu dünya gözüyle robert kolej gördük yahu. -robert koleji denmiyormuş son haberlere göre.-

Friday, November 6, 2009

zenginin malı, züğürdün çenesi


beatles'tan serbest çağrışırsak şayet:



bir insan i've just seen a face'i ancak bu kadar güzel söyleyebilir. aksanına ailecek hastayız.
işvesini canlı görmek isterseniz de buraya alalım. ders çalışmamanın en güzel mazeretisin sen jim. bu vesileyle yeni etiketimizin kurdelesini de keselim. delicatessen!

gündemin ortasından bildiriyorum.


cuma gündemi, iç çamaşırı giymediğini belirten topbaşlı, hadron çarpıştırıcısının içine ekmek kaçtığı için durdurulması, lineer cebir, evdeki misafirden saklanmak hedefiyle kendimi odama hapsetmem, sarılalım sıkı sıkı hissiyatı yarayan aceto'nun okay karacan röportajı, öğlen saatlerinden beri dünyanın en düşük download hızıyla indirmeye çalıştığım flashforward episode 7, yarınki sınavda mekanik kalemlere izin verilmediği için gima'dan aldığım (benim için carrefour express diye bir marka yok.) 12'li kurşun kalem paketi, topolojinin ne menem bir şey olduğuna dair tahminler.

topbaşlı için tek bir yorumum var: kadir sen koca bir çılgınsın bebeyim.

günün şarkısı için ise iki adayım var gönlünüze göre seçin beğenin ve de alın efenim.


ikisinin birbirine tam kontrast hissiyatlar yaratacağı konusunda baştan uyarmak boynumun borcudur.

Thursday, November 5, 2009

alışveriş listesi.


1.hastane: yine tüp tüp kan vermeler başladı blog. iki damla kan biriktiriyorum anında göz koyuyorlar. hastanelerde yükselen trend maske.
2. kurs: gerçek goethe binasında olmak pek güzel. alt kattaki sarı siyah treffpunkt -iel'li okuyucularımıza saygılar-, sevimli sınıf arkadaşlarım, her gün gate'in önünden geçmek, artikel tahminlerinde başarı oranının yükselmesi pek hoş pek nadide.
3. karaköy: yeni rotamın baş tacı oldu blog. alt geçitine, esnafına kurban olduğum
4. tünel: tünel yani bişey dememe gerek mi var?
5. güneşli pazartesiler: bugün vapurda haydarpaşadan geçerken limanın ordan, turuncu koltuklar ve kafasından büyük sakallarıyla javier bardem'i aradı gözlerim.
6. koku: hayatımda filme çekilmesini hayal ettiğim iki kitap okudum birisi ilyada idi diğeri ise das parfüm. troia o kadar da efsanevi değildi ama hayali gerçekleştirdi, das parfüm ise kendi başına bir post konusu olmayı hak etmekte.
7. gr0568: artık bitsin de kurtulayım modundayım. elli küsür soru yaptım yaklaşık 15 günde artık sınavda ne olacak bilemiyorum.
8. cemil ipekçi: twitter'ımdan kopyalıyorum:
  1. Canta dedigim bildigin kol cantasi bu arada. Ama bir pasaj urunu tadi verdi bana bilemiyorum. Islemeli cekette kaldi benim gozum daha cok.
  2. Cantasi vardi. Telefonu kus civildamalari seklinde caliyordu. Sevgilisi pardon nisanlisi etrafta yoktu ama ne yazik ki.
  3. Kizilkayalar'in onunde cemil ipekci'yle takildik 10 dakika kadar. Yesil esofmani, islemeli kot ceketi ve fosforlu turuncu...

Wednesday, November 4, 2009

selo'ya en içten dileklerimle.

sevgili selahattin,

bugün seni seda sayan'ın programında izledim. 4 karını da yanına alıp ığdır'dan gelmişsin. 21 çocuğun ve 61 torunun varmış. şimdi hiç, ben aslında seda sayan izlemem, öyle bir anda tv'de açık kalıvermiş, beni sandalyeye kelepçelediler ve izlemek zorunda kaldım ayaklarına yatmıcam. cebren falan değil bildiğin ilgiyle izledim, hatta şu yazıyı yazdığım sırada da izliyorum.

sana bir kaç kelam etmek istedim sevgili selo, samimiyetimi hoş görürsün değil mi? öncelikle, ilk evliliğini 12 yaşında yapmış olmanı takdir ettim. insan ergenliğe girdiği anda kendini boş bırakmamalı öyle ya. sonrasında iki üç derken kare ası tamamlamışsın buna da eyvallah. yakışıklı değilsin benim zevkime göre ancak hanımlar beğenmiş almış seni. kaldı ki ilk karına -isimleri hatırlayamadım kusuruma bakma lütfen- devlet nikahı bile kıymışsın daha ne olsun.

21 çocuk, 61 torun derken yıllar geçmiş selo ve anladım ki sen çok yorulmuşsun. bu haspalar şehvet duygularını doyurmak için senden acımasızca faydalanmışlar. ne zaman ve nasıl olduğunu bilmediğim vahim ve elim bir kaza sonucu bacaklarından biri de sakatlanmış sevgili selo ve sen çalışamaz duruma gelmişsin. tabii bu arada vücudunda bu eksikliği kapatmak için ekstra mesai yapan uzuvların da olmuş hamdolsun.

şimdi de çıkmışsınız 4+1 olarak ve seda sayan bize yardım etsin diyorsunuz. selocum affına sığınarak soruyorum, senin çükünün ceremesini neden seda sayan çekiyor bana bunu bir açıklar mısın zahmet olmazsa? başbakan bile üç çocuk der bilirsin, sen kadın başına üçten hesaplasak bile sınırı geçmiş durumdasın. evde çocukları hiç saymazsak beş yetişkinsiniz ve hiç biriniz çalışmıyorsunuz. hanımlarının yemek yapmak olsun evlere yardımcı olarak gitmek gibi bir kaç opsiyonu olabilir fakat sen sahiplenici türk erkeği olarak buna müsaade etmiyorsun.

diyeceğim odur ki selahattin, programdaki bir başka yüce türk starı selin karacehennem hanımefendinin de belirttiği gibi sana ya da karılarına kati surette üzülmem ama bir futbol takımı, bir ilkokul sınıfı veya bir otobüs dolusu olarak da belirtilebilecek çocuklarına üzülmemek elde değil. isimlerini biliyor musun geyiğine girmiyorum zira insan yeri geliyor bir ortamda 100 alakasız insanın adını öğreniyor ister istemez. siz ki tahminimce maksimum üç göz bir evde yaşıyorsunuz istemesen de beynine kazınmıştır isimler.

vali yardımcısı aradı sana kredi vereceklerini belirtti selo'm, bence sen bu parayla git güzelce bir vazektomi yaptır bağlat tüpleri ondan sonra sen rahat kare as rahat.

mektubu bir klişeyle bitirmek isterim seloşum, sen türkiye'nin bir gerçeğisin. gözlerinden öpmüyorum, grip mrip mevzuu, elini sıkarım kibarca.

gülş.

Monday, November 2, 2009

valerie


mosmor, içi çiçekli basmadan manto aldım kendime blog. bütün kış onun içinde yaşamayı planlıyorum, pembe kulaklıklarımla çok uyumlu olur kanımca. ensem ağrıyor artık diferansiyelden, lineer cebirden. serilerle integral ne güzel konularmış da kıymetini bilememişim.


Sunday, November 1, 2009

happy to hang around.



güzide.

photo by kris atomic.

Saturday, October 31, 2009

"


ciddi olarak çok sıkıldım.
kışın gelmesi bir nebze de olsa iyi oldu.

Friday, October 30, 2009

my brain aches. or hurts?


master başvurularında highly recommended gre'yi gördüğümde aha dedim, toefl serüveninden sonra bir de buna hazırlanalım bakalım. subject test denen sadece tek bir konudan sorumlu olunan teste ite kaka kaydoldum cebimden gecikmeli başvuru da dahil olunca 185 $ uçtu gitti söylemesi ayıp. benim istediğim bölüm için matematik ya da fizikten girilebiliyordu, ben hayat boyu fizikle yıldızı barışmamış insan tabii ki matematiği seçtim, kendi kendime de bir güzel geyik çevirdim, yıhyıh mat2'yi üç kere aldım olum ben (blogun en sürekli konusu, kaçan final mevzuu, ayrıntılar için buradan) diye.

sonra örnek soruları indirdik siteden, önümde de calculus 1-2 kitapları defterleri, sanıyorum ki 66 sorunun bi 20-25'ini bir oturuşta çözücem. bu dediğim olay 2 hafta falan önce oluyor. ve şöyle söyleyim forumlardan, internetten destek almadan kendi kendime çözdüğüm soru sayısı taş çatlasın 10.

ne mühendisliğim kaldı, ne matematik bilişim. sıfır egoyla sınavda sıçmayı bekliyorum şimdi. başvuru zaten gitti okula, bu sınavın sonucu da benden önce onlara ulaşacak, insanların benimle ilgili iyi bir izlenimi olsa bile bu sınavla yerle yeksan olacak. allah cezasını versin ets'nin de gre'nin de demekten başka bir şey gelmiyor elimden.

ya ben matematik diye bulmaca çözme teknikleri öğrenmişim ya da amerikan üniversiteleri çıldırdı. ama ben toefl yüksek skor bühühühü yaa ama ben yaaa...


Thursday, October 29, 2009

mojitodan tequilaya.

photo by dodo.
editing by gülş.

the son & the heir.

Tuesday, October 27, 2009

yes it is.


beşiktaş iskele meydanında dev bir sahne kurulur salı günü. perşembe akşamı yapılacak olan liverpool'un kurtuluşu şenliklerinde the smiths ve ön grubu olarak yeni yeni yıldızı parlayan, gazinoda askerlik yaparken tanışan dört elemanın kurduğu the beatles yer alacak denir. johnny marr belediye başkanı recep tayyip erdoğan'ın hayranı olduğunu, kendisiyle bir fotoğraf çekinme fırsatı bulursa çok mutlu olacağını söyler. sahnede kendisine this charming man'i ithaf edeceği söylentileri de yayılmakta gecikmez.

konser günü geldiğinde meydanın gerisinde kırmızı ve yeşil otobüslerden oluşan koridorda dolaşan, egzoz gazlarından kafayı bulan, tek başına durakta bağdaş kuran kürklü bir kız meydandaki havan toplarına dayanarak çeşitli pozlar verir ama fotoğrafını çekecek kimseyi bulamaz. ön grup bu sırada sahnededir, lucy in the sky with diamonds isimli bir şarkı seslendirir, devamında ise i am the walrus diye bir şarkıya direk geçiş yaparlar, walrus'un kim ya da ne olduğu kalabalığın pek de sikinde değildir. egzoz gazının milleti beşyüzbin yaptığını fark eden otobüs şoförleri gazı köklemektedir bu sırada. sahnedeki taskafa saç modelli kankalar "is there anybody going to listen to my story, all about a girl who came to stay" diye yeni şarkı için yardırınca kenardaki banklarda yatan köpekler ve önlerinde boş bira tenekeleriyle ağzına kadar dolu alışveriş arabası duran adamlar ağlamaya başlar.

gazinocu kankalar all you need is love demeye başlayınca kalabalığın sabrı taşar, vapurda içtikleri nescafelerin kağıt bardaklarını sahneye fırlatmaya başlarlar. sonunda johnny, moz ve andy ve mike üstünde ışık saçan gülümsemesiyle mahmut tuncer'in parladığı tişörtleriyle sahneye teşrif ederler. heaven knows i'm miserable now başladığında kalabalık tek yürek olmuş, ağlayan köpekler gözleri kapalı, ön patilerinde çakmaklar salınmaya başlamıştır. tahmin edildiği gibi this charming man çalarken arkada üstünde dev r, t ve e harfleri olan bir pankart sarkar aşağı.

meydanın gerisinde sigara içen başörtülü kadınlar büyük bir grev organize eder tam o sırada ve uğultular çıkarmaya başlar. uğultuların arasından moz'un sesi duyulur, "bu şarkı yoko'yu elimden alan john the fucking bastard lennon'a gelsin." last nite i dreamt that somebody loved me. kürklü kızın starbucks peçetesine yazdığı there is a light that never goes out'u ise söylemeyi reddeder moz.

fa cup elemeleri başladığı haberi yayılır meydanda, bu durumda wembley'e bir dizi yeşil ve kırmızı otobüs kalkar ve amigo hornby eşliğinde arsenal-notthingham forest maçına yol alınır.

herkes gider. bir taksi durur sahnenin önünde. içinden çıkan esra ve ceyda kardeşler, "ay taksici bey, biz istinye park'a gidicektik ama??" der.

 

Blog Template by YummyLolly.com - Header Image by Vector Jungle