sabah 06.22'de telefonun alarmıyla kalktığımda başıma geleceklerden az da olsa haberim vardı. tahmin ediyordum demek daha doğru. çantamda 12 kurşun kalemle robert koleji'ne doğru yola çıkmadan önce kahvaltıyla ayakkabı giyme arası hannah montana denen manyaklığa denk geldim televizyonda baya izledim. az sonra irdeleyeceğimiz hezimette bu salaklığımın rolü büyük kanımca.
robert koleji bugüne dek gördüğüm en güzel kampüs, en güzel bina, en güzel bahçeler, koridorlar, sınıflar bütünü olabilir. tam bir görgüsüz gibiydim ağzım açık ayran budalası şeklinde dolaştım durdum.
okula üst kapıdan girince oradan sınavın olacağı ana binaya -gould hall imiş- servisle gidiliyor. benim bindiğim servis doluydu ve mal gibi ayakta kaldım. içeridekileri şöyle bir inceledim, hepsi '90+ doğumlu yüksek dozda tikky çocuklar. a&f'ler, american eagle'lar falan havada uçuşuyor. bir de hepsi birbirini tanıyor sabahın o kör saatinde bir curcuna göt kadar arabanın içinde. koç üniversitesinin ana membaasını buldum gibi bir şey oldu.
o an anlam veremedim tabii mini mini liselilerin GRE'de ne işi var, birbirlerini nerden tanıyorlar falan diye. sonradan vakıf olduk mevzuuya efenim, dawson's creek misali SAT'ye girermiş bu yavrucaklar.
şekil 1
binanın heybetli girişinden yukarı çıkınca (şekil 1) hengame burada da devam etti. yeşil oklar SAT'cilere kırmızı oklar biz GRE'cilere tahsis edilmiş. kendimi baya amerika'da sanmaya başladım çünkü sınav gözetmenlerinin hepsi amerikalı. kalabalık sınıflardan birinin önünden geçerken hatun beni direk çekti, "find your name in the list" diye dedim "bacım yorma kendini ben GRE'ciyim." sonra bizim gözetmenimiz olacak kadını buldum, erken gelmişsin dedi, bu arada broşun da çok güzelmiş diye ekledi.
bütün koridorları tek tek dolaştım, bol bol soğanlık denen cehennemimizi andım, ekşisözlükte en büyük özelliği, hiç bir özelliği olmaması olan okul olarak belirtilen bbal'ye küfürler ettim ve zaman su gibi akıp geçti inanır mısın blog.
uzatmayalım en üst katta sınavın olacağı salona girdik, tabii ki kolonun dibindeki sandalye bana ayrılmıştı,
koltuk seçme şansının olmadığı her yerde en kötü yere gülş oturur şeklinde bir teorem geliştirmeyi düşünüyorum bu konuda hatta.
pigeon hole prensibiyle bağlarım belki bir şekilde.
sınav başladı, kitapçığın mührünü açtık, ilk 4 soruyla yalancı baharımızı, cicim aylarımızı, balayımızı ne dersen artık geçirdikten sonra beşinci soruyla birlikte şenlik başladı. cevap kağıdımda koca karı dişi misali büyük boşluklar. zaman su gibi aktı geçti, kitapçık karalamalarla hesaplarla doldu ama sonuçta elde var sıfır. soruların yarısını bile yapamadım, başım ensemden bir samuray kılıcı sokulmuş misali ağrıyarak çıktım sınavdan.
hani teşbihte hata olmaz derler, onca doktora adayının içinde, bir anda kendini şampiyonlar ligi'nde bulan amatör lig takımı gibi hissettim. heyecan ya da gurur değil hayır. ağır bir hezimet hissiyatı. şemsiyenin gelişi önceden belliydi artık bundan sonra işim ulu manituya kaldı. başvuru mektubumla falan iki gram olumlu izlenim yarattıysam da bu sınav sonucuyla o da gider mi bilmem. ha diceksiniz neden sınavım değerlendirilmesin seçeneğini işaretlemedin, o kadar parayı sokağa atmaya içim elvermedi.
neyse fena mı oldu dünya gözüyle robert kolej gördük yahu. -robert koleji denmiyormuş son haberlere göre.-