Tuesday, June 30, 2009

Yirmibir.

21 gun sonra ustumde gozyasinla senden 1000 kilometre uzaktayim. Degisen cok sey var ve degisen pek bir sey yok.






Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Monday, June 29, 2009

Rehab

Oyle bir yerdeyim ki, denizi, iskelesi, odasi, her boku sadece seni hatirlatiyor.



Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Sunday, June 28, 2009

we love you pacey.



Yayinlandigi donemde herkesin bayilarak izledigi ama simdi sorsan cok bayik ve yivis yivis buldugunu soyleyecegi (bu klavyeden nefret ediyorum bu arada) dawson's creek'i yillardir geri donuslerle izlememin en buyuk sebebini buldum bu aksam. Dawson's creek'te her karardan geri donulebilir, bir sey bittigi zaman hic de kesinlikle bitmis degildir. Benim gibi iradesiz ve zayif hafizali kisiler her seyin geri donusu oldugunu dusunmekten mazosistce bir zevk aldigi icin bu dizi tam da bu donemde terapi anlamina gelebilmektedir. Aslinda kendimi daha dibe ittirmekten baska yaptigim bir sey de yok belki de. Nietzsche ve aforizmalari her yerde karsima cikmak zorunda cunku degil mi? Ya da basitce, muse sarkisinda oldugu gibi. Hangi sarki oldugunu soylemeyim cunku cizdigim ergen imajinin (ki bu imaj bana nelere maloldu bilinmez) daha da kalici hale gelmesini istemem. Ben yine de dawson's creek izlemenin bir cok seyden daha iyi oldugu konusunda iddialiyim. Kendi evi olmayan, izin meseleleri olan ve hic bir zaman bira icmeyi o kadar da sevmemis guls imajina cok uygun oyle ya. Ben yokken buralara iyi bakin.

Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.


Thursday, June 25, 2009




bişey dersem çirkef oldu olur, sussam da pasif kaldı. tek söyleyeceğim şudur ki, eğer geçen zaman içinde biz diye bir şey olduysa hiç, bunları hiç haketmemiştik.



Wednesday, June 24, 2009

dövdürtme kendini.




ergenliğimin doruk noktası zamanlarımdan beri dövmelere merakım oldu. şimdi ise bir çok sebeple artık bu konuda harekete geçmenin zamanı olduğunu hissediyorum. üç yıldız dövmesi hayalimi bilen biliyor, sadece bu fikrin biraz modifiye edilme ihtiyacı olur mu düşüncesiyle birazcık araştırma yaptım ve aşağıdaki seçenekleri buldum. başta dövme konusundaki gurum dodo'ya ve diğer gözü çarpan ve fikir verme nezaketinde bulunanlara soruyorum, siz en çok hangisini beğendiniz? buradan seçilen ya da akla hayale gelen ve içe en çok sinen dövme temmuz ayı ortası gibi, bir adet dodo eşliğinde yaptırılacaktır. bir de çook ama çook geeky bir fikrim daha var ama onu burada belirtmek istemiyorum şimdilik. başlık konusunda da özür diliyorum daha çirkin olamazdı evet.










fotolar gugıllanmış ve bilimum sitelerden temin edilmiştir.


Tuesday, June 23, 2009

kep & cüppe.



beş yıl önce yine bir haziran günü gündüzün sıcağında lisemin bahçesinde giymiştim bu ikiliyi. o zamanlar topuklu ayakkabılarla alakam yoktu, öss stresindeydik, eğlenmişiz, eğlenmemişiz umrumuzda değildi falan filan. okulum kendisinden beklenmeyen bir atakla onlarca havai fişek patlatmıştı. sonra eve gidip ertesi sabah tekrar test çözmek üzere uyumuştuk.

şimdi önü açık bir tören elimizdeki. stadyum heybeti, profesörler doçentler havalarda uçuşuyor. kaç bin kişi havaya kep atıcaz bilmiyorum. geçen sefer olduğu gibi tıpkı, inanılmaz hevesler heyecanlar içinde değilim. tek mutluluğum bazzy'mle, nu-man'imle kep atacak olmam. geçen sene en çok içime oturan o olmuştu çünkü.

sonuç olarak haziran ayı itü'nün de bittiği ay oldu benim için. kutlu olsun.





Monday, June 22, 2009

atom.

ben bir rum eviyim. eski sahiplerim çok kalmadı aklımda. tek hatırladığım soğuklar. bir soğuklar olurdu ki, döşemelerim donar, bacamdan çıkan dumanın haddi hesabı olmaz, camlarıma sıkı sıkı bezler sarılırdı. içeridekiler soğuktan acı çektiklerini zannederlerdi ama benim halimi bilmezlerdi. yüz yıl geçti mi bilmem, sevmem zamanı saymayı. kimse eskisi gibi değil. zaten ben de bir ev değilim artık.


günlerden bir gün genç insanlar geldi dolaştılar içerileri, "abi tam hayal ettiğim gibi işte, alt katı hera yaparız diğer katlara da yerleşiriz şu girişe de dj kabini of muhteşem olur." diye aralarında konuştular. o günden sonra bir inşaattır başladı içerilerimde. her yeri düzenlediler ama gariptir duvarlara, yerlere kimse dokunmadı. fıçılarla bira geldi. bir bar yaptılar, koltuklar, masalar koydular. üst katlardan denizi görebiliyorlar mı ona baktılar. eskiden denizi görmek uğursuzluk derlerdi şimdi herkes bu meseleye takmış durumda onu da anlamadım ya.


bazen yan tarafımdakiyle konuşuruz rüzgarlı havalarda. o benim kadar şanslı değil. resore mi ristoren mı bişey yapmışlar, hali hal değil. alt tarafında bir plakçı var sadece onu seviyor, her gün ayrı müzik, aklım dağılıyor diyor. müzik konusunda ben de şanslıyım ama bak haklarını yemeyim çocukların. sadece uyku düzenimi değiştirmek zorunda kaldım ama yıllar geçince üstünden çok da zor gelmiyor artık. gündüzleri daha huzurlu daha sessiziz. elele tutuşan kızlı erkekli çocuklar akşamları geliyor sonra da güzel müzikler.


dert yanmak değil niyetim bilakis unutulmaya yüz tutanlardan olmadık kıymetimiz biliniyor çok şükür. içeride oturanlar anlatıyor birbirine, burası eskiden rum eviymiş hayatım, baksana şu güzelliğe diye. takdir de ediliyoruz daha ne olsun işte. anılara, mutlu günlere ev sahibi olmuşum, vapurdan inip gelenler bile var ben daha ne isteyim. herkes benim gibi mutlu olsun inşallah.


ha siz şimdi ismimi soracaksınız benim ama söylemesem be dostlar, olmaz mı? bilenler, anlayanlar, bilmeyenlere anlatıverir.

Saturday, June 20, 2009

*

Günün sarkisi redd - dünya. Dünyasinin yeniden dönmesini ve eski sarkilara yeniden donebilecegi günü bekleyen herkese armagan ve ithaf ediyorum.

"Hic bu kadar acitmadi."



Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Friday, June 19, 2009

"seni bir mendil gibi kullanıp attım behlül."



dün kendi yatağımda ve mavi kanepede bölük pörçük uykumun içinde türlü çeşit rüya gördüm her biri birbirinden gerçekmiş gibiydi. ellerimin kenarlarında kollarımın üstünde, ve tam emin değilim ama galiba alnımda da böyle şeffaf yanık baloncuğu gibi baloncuklar vardı, tek farkı üstüste binlerce olmalarıydı, ellerimden böyle deterjan köpüğü gibi balonlar yükseliyordu ve ben kendimden tiksiniyordum, her nedense anneme kızıyordum, ben birazdan sınava giricem nasıl yazarım bu ellerle diye.. sonra benim etrafımda öğrencilerim olduğunu iddia eden insanlar vardı ve bir ara telefon konuşuyorduk onunla, sesi çok neşeliydi ve çok salak bir konuda geyik yapıyorduk, o benim şaşkınlığıma gülüyordu, ben onun benimle konuşmasına şaşıyordum. tam bunun üstüne bir sinek vızıltısıyla uyandığımda elim gerçekten kulağımdaydı.
aşk-ı memnu konusunda iki kelime yazmazsam da çatlarmışım gibi geliyor, ben dizide en çok behlülün tam bir seks objesi, et parçası olarak gösterilmesine, femme fatale bihterin onu yatağa atma isteğindeki net şehvete hastayım. hele bu sezon finali bölümünde otel sahnelerine uzun süre güldüm. bihter odadan çıkmadan önce yatağın üstüne bir zarf fırlatsa hiç de garip kaçmazdı sanırım. her dizide sadece "arzulanan ve bunu tasvip etmeyip iç güdüleriyle savaşan kadın" tiplerinden böğ gelmişken bu kadar şehvetinin peşinde giden bir kadın karakter olması hoşuma gidiyor. behlülü köşelerde sıkıştırması onun korkak ve utangaç gülümseyişleri, telefonuna bakıp bihterin aradığını görünce midesinin tersine döndüğünü gösteren yüz ifadesi (o hissi bilmeyen ve aşık olduğunu iddia eden yoktur sanırım?) ayrıca behlülün her fırsatta tişörtünü çıkarması da feci komik geliyor bana. adnan beye ise hiç bir şey demiyorum, allah bildiği gibi yapsın onu. boynuzları arşa değdi, hala sana güvenebileceğimi biliyordum behlül. güven sen daha güven. fakat bu kadar ahkam keserken de içim rahat değil, sonuçta bu bir edebiyat uyarlaması, ben kitabı okumadım ve yaptığım yorumlar tamamen dizi üzerine. kendimce oyalanmaya çalışıyorum işte. maksat zaman geçsin.



Nick Hornby'den hayat dersleri.

1 erkek hakkinda melekle sohbet:
Ölümüne sadakat, iyi de nasil?



Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Thursday, June 18, 2009

blue lips.

dolabımın kapısında kep ve cüppem asılı duruyor. sadık ve sabık stajyer olarak saçlarımı süpürge ettiğim işyerim sonunda beni işe alma prosedürlerini uygulamaya başladı. yaptıkları abuk testlerde (kişilik envanteri efenim, nasıl biri olduğumu 104 soruyla anlamaya çalışacaklarmış) bana gelecek için uzun vadeli planlar yapıp yapmadığımı sorduklarında (ki beş kere falan aynı soru çıktı karşıma) ısrarla hayır dedim. gelecek için plan yapmıyorum. gelecek kavramına inanmıyorum ve insan kaynakları departmanından it'den ettiğimden daha çok nefret ediyorum. okuyan insan kaynakçılarını tenzih etmek boynumun borcudur.

röyksopp, regina spektor ve nouvelle vague ; üçünüzü de çok seviyorum ama en çok regina'yı seviyorum kusura bakmasın kimse.

23 haziranda mezuniyet törenim var. "mühendislik yemini" (hell yeah) edicem. bir kişilik de fazla davetiyem var. ironiye gel.

Wednesday, June 17, 2009

Sampiyon efes pilsen.

Skyturk'te fb ulker taraftarindan efes sampiyonluguna tepki olarak canli yayinda "orospu cocugu" lafina sahit oldum ya turk televizyonculuk tarihi daha ileri gidemez.



Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Monday, June 15, 2009

come and see..



altıncı gün bitmiş. takvime baktım bugün ofisteki masada. bana gündüzleri yirmiyedi yıl geçmiş, geceleri ise sekiz dakika bile olmamış gibi geliyor halbuki. geçen hafta bu saatlerde yine özlüyordum ve bugünden farklı olarak hayal kuruyordum. geçen altı günün bilançosu az çok belli. bir öğünle geçen günler, saat dörtte son bulan huzursuz uykumsular, yüzüme kapanan bir kaç iş telefonu, tuvaletlerde saklanmalar, okula gitmem gerekiyor diyerek ofisten kaçmalar, kaybolan (ve zerre kadar s.kimde olmayan) bir kredi kartı. ve şimdi yedinci güne girerken artık daha da yalnızım. bugün sinemaya gittim yine geleneksel olarak tek başıma. okulu cuma bitiren, öss'yi de atlatan (ya da girmeyen) gençler elele film izleyip kıkırdadılar, arada tek başıma kalkıp yine tuvalete gidince ben, anlam veremediler, aksiyon dolu filmin hangi kısmına ağladığımı merak ettiler. herkes bana bir şeyler söylüyor. kızgın / üzgün / şaşkın / umursamaz. mutlaka bir şeyler var diyecekleri. ama hiç biri istediğimin olmasına imkan tanımıyor, ihtimal vermiyor, çünkü biliyorlar. ben de biliyorum ama bu hiç bir şeyi değiştiremiyor. beynimin içinde kaç gündür aynı şarkı dönüyor bilmiyorum ama çok yoruldum, in the beginning, when we were winning diye mırıldanmaktan. regina'mın yeni albümü çıktı ama d&r'larda bulamıyorum ne yazık ki. gidebilseydim belki mephisto'da bulurdum ama onun da imkanı olmadığına göre. tek bildiğim bu albümü asla internetten indirmeyeceğim.

artık hiç bir yerde olmak istemiyorum.


22.07 edit : zehrimi buldum. belamı buldum.








acem aşiran.


 
 

aşiran ile haziran birbirine çok benziyormuş gibi geliyor ve ikisi de üzüntü verici kelimeler.
 
 
 
 
 
 
 
 

Sunday, June 14, 2009

#41.

Uzun zaman sonra ilk defa bir pazar gününden bu kadar nefret ediyorum. Gozumu her kapatisimda gordugum o yuzu gormek icin herseyimi verirdim simdi.





Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

everlasting.

Thursday, June 11, 2009

?


 
 
 

What else?

Dun telefonda agzima sican kadin,
Sana IN YOUR FACE! Demek istiyorum. Bal gibi de pazartesi sevk edilmis malin iste. Pislik.






Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Between the bars.

Gozumu actim, ruyamda her ne goruyordumsa hafiflemis gibiydim, gunlerden sonra rahat nefes alabiliyordum. Sonra bir anda hersey geri geldi. Ucurumdan dustum ve bam yerdeyim. Ne kadar acitabilecegine dair hala bi fikrim yokmus goruyorum. Kalktim, klasik seyleri yaptim. Sanki mecburum, sanki lanet olasica seyler hapsetti beni. Ustum basim insana benzediginde hala vaktim vardi televizyonu actim. Kanal 1 Dawson's Creek yayinliyor. Dawson, Joey-Pacey olayini ogreniyor. Kapattim ayagima buyuk gelen ayakkabilarla disari ciktim. Gunaydinmis o aslinda, ginaydin degil.

Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Wednesday, June 10, 2009

Hf



Barry'nin catali ve i became fuckin rob.







Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.



< 24 h.


gelen dalgaları durdurmakta henüz söz sahibi olamadım. genel bir yöntem olarak (siz siz olun sakın method demeyin, bitirme tezi hocaları çok kızıyor) tuvalete kaçma çözümünü keşfettim. tabii bunun da yüzünüzde bıraktığı izler gibisinden bir dezavantaj var ama bu da kabul edilebilir bir risk. telefonda bana yaklaşık on dakika bağıran kadına karşı ise sistematik susma yöntemini kullandım. arada bir kere insanlığıma yenilip "özür dilerim acemi olduğum için hata yaptım bırakın düzeltmeye çalışayım" desem de onun telefonu yüzüme kapatması sayesinde bu çaba sonuçsuz kaldı.
 
kendi yüzüme bakamıyorum. ayna gördüğüm an yeni bir dalga. buna karşı ise henüz bir yöntemim ya da çözümüm yok. aynada bileklerimin içine bakıyorum. ya aşırı beyaz olduğumdan ya da o üstteki süslü ışıklardan bütün damarlarım çok parlak gözüküyor. birleşme yerleri ve ayrılma yerleri. ana arterler ve kılcal damarlar. kan kırmızıyken, hatta benimki neredeyse bordoyken damarların parlak mavi rengi çok hayran olunası değil mi?..
 
 
 

Monday, June 8, 2009

nobody said it was easy.



dvd kutuları dizildikçe ve kitap yığınları çoğaldıkça, telefonuna bir sürü yeni numarayı artık soyadlarıyla kaydetmeye başladıkça, o benim gençliğimin şarkısıydı ya dedikçe, her ne kadar sertab-levent çifti rüya olsa da, demir-sertab çiftinin birbirine bakışını gördükçe ve şarkının sonunda dünyanın en güzel en özel öpüşünü görüp bu kadar özel bir şeye tanık olmaktan belki de biraz utandıkça, "gereken takibi yapacağım, sizin de yardımınızı rica ediyorum" minvalinde mailler göndermeye başlayınca, gideceğin tatilin neresi olduğu o kadar da umurunda değilse, en sevdiğin mevsim zaten yaz değilse, sevdiğin kadar umursanmadıkça ve de, sıradanlığa doğru dev adımlar atıyorsun demek oluyor. ve en önde koşan sıradan da benim. creep döngüsü diye bir teoremim var. ilk başta çok seversin, deliler gibi dinlersin, sonra "röhaöhaöh emo şarkısı la o" dersin, şarkının adını farklı kaydedip gizli gizli dinlemeye devam edersin, sonra bir nokta gelir "i wish i was special" derken thom abinin, ergenlik sanrılarından çok varoluş sıkıntılarıyla boğuştuğunu farkedersin. bu noktadan sonra da, kaçınılmazsa zevk alayım bari dersin ve py cemiyetine katılırsın. ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın. ya da benim gibi içeri kabul edilmeyip, dışına da çıkamayıp arasında sıkışıp kalıcaksın. 

bu yazıyı, ilgisini çeker mi bilmem ama, sayın indian'a ithaf | armağan etmek istedim.




iki.

 
 
istenmemelere doymuyorum. yine. toplam aralık dokuz oldu. tam olarak dokuz. iki basamağa bir kala yani.
 

 

Saturday, June 6, 2009

paddock pass.

efendim isterdim ki bu yazımı boy boy formula 1 pilotlarının fotoğraflarıyla, pistten eğlenceli anlara dair karelerle vesaire doldurayım. ama ne yazık ki olaylar öyle işlemiyor. çok çalışıyorum, plastik kıvamlı sandviçler yiyorum, sabah beşte uyanıyorum bunların yanısıra çalıştığım odaya ok.ay kar.acan, kaan kur.al gibi ilginç karakterler geliyor, pilotların yanımdan geçmesi veya onları bir yerden alıp bir yere götürmek heyecanlı ya da fantastik gelmiyor. onlar imza dağıtırken arkalarındaki masada durup bir kol mesafesinde bulunabiliyorum vesair. bu sırada da fotoğraf çeksene manyak mısın diye düşünen arkadaşlara buradan nanik yapıyorum, bu konuyla zerre kadar ilgilenmeyen büyük çoğunluktan da bu laf kalabalıklarım için özür diliyorum.

mim from dodo to voodoo.



öncelikle mim
dodo hanımın mimi ertelemeye gelmez!

sonrasına ayrı bir post olarak değinesim var. bu postu mime verdim, dağıtmam herhalde ama, eğer kendisi de göstermek isterse voodoo girl'ün masaüstüsünü merak ediyorum.

az sonra yine beraberiz.

Friday, June 5, 2009

Kanepe

Bacaklarim zonklamakta. Kalkip, pakizeyi acip, dikkatimi toplayip biseyler yazacak halim asla yok o yuzden yattigim yerden bunu yazmak guzel. Kiymetli insan dodo, mimini aldim yakin zamanda cevaplicam. Daha cumadan bu hale geldimse pazar gunu nasil gecicek bu f1 dunyasinda du bakalim. Olsun jenson'imi gordum, yarin kendisiyle eglenicez de, sikayet eden tas olur. Yalniz cok alakasiz kacicak da cok cok cook ozledim be blog.
Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Wednesday, June 3, 2009

hacıosmandan geçer mi? arkadaki araç abla.

Kimden istanbul - çeşitli


kendimi en başarılı hissettiğim anlar, bürokratik bir işlemin içinden rahatça çıkabildiğim ve bir şehri gerçekten öğrendiğimi hissettiğim, yollarını başkalarına tarif edebilecek kıvama geldiğim zamanlar hep. bürokratik çok fazla işlem yapmadım açıkçası, iki kere oy vermek, iki kere pasaport çıkarttırmak (birisi aslında uzattırmak oluyor galiba), bir vize görüşmesi, ehliyet alma çabaları ve küçük muhtarlık maceraları dışında. her birinde de benim için kolaylık sağlayan birileri illa ki oldu.

hatta züppelik olarak mı algılanır bilemiyorum ama bir keresinde babamın iş yerinden bir şoför beni polis genel müdürlüğüne (tam adını bilemedim, hani şu aksarayda olan işte) götürmüştü ve yol boyu adamla sohbet edebilmek için mide krampları geçirmiştim. o gün bugündür tanıdığım ama çok muhabbetimin olmadığı insanların arabasına binmem gerektiğinde bir kez daha düşünürüm. neyse, bu başka bir yazının konusu olsun dimi ama, hepsini harcamamak lazım bir anda.

asıl meselem diğeri aslında, bir şehri gerçekten öğrenmek hani. lise bitene kadar hayatımda tek başıma avrupa yakasına geçmemiş bir süt bebesiydim. paşa babasının sarıyer'e götürdüğü şımarık kız, kitap fuarlarına da okuluyla gider, tek başına hiç bir zahmete katlanmak zorunda kalmazdı yani.

itü'yü kazandığım belli olduktan sonra, yine paşa babam aldı götürdü beni maslak kampüsüne. aradık, taradık, kim-met fakültesini bulduk. ukala ukala sınıfları falan dahi gezdim çok bi bok anlayacakmışım gibi. o kadar. bu dediğim ağustosta falan oldu. sonra geldi eylülün onbeşi. kadıköy üstü vapur ve oradan ona buna sorarak itüye gittiği bilgisi edinilen sarıyer, yeniköy minibüsleri. bir şekilde okula ulaşmayı başarabildim ama o kadar cahildim ki metronun nereye gittiğini dahi bilmiyordum.

her gün daha da zoruma gidiyordu bu durum ama. gel zaman git zaman minik minik çabalarla, beşiktaş'ta dolanmalarla, metroyla oraya buraya gitmelerle tam olarak ne zaman oldu bilmiyorum ama ben avrupa yakasını öğrendim. sadece yatmak için neredeyse eve / anadolu yakasına geldiğim zamanlar oldu. yurda çıkmak için debelenmelerim, ev tutma hayallerim (ki hala sadece hayal), yüksek dozaj alkol sonrası arkadaş evlerinde geçen gecelerim.

oof uzattıkça uzattım, üniversite nostaljisi yapmak değildi ki bu yazının amacı, onu da yapıcam tabii ki, ama hele şu sınav sonuçları bir kesinleşsin. benim asıl derdim, beşiktaş'tan maslak'a tam beş yıl boyunca binbir türlü havada, bilmem kaç farklı yöntemle gidişlerimi anlatmaktı. şişli-maslak veya kabataş-maslak değil. beşiktaş-maslak.

en çok sınav günleri okula giderken yapmayı sevdiğim şeydi, semtlerin karakterlerini düşünmek, onlara huylar, davranışlar yakıştırmak. beşiktaş serseri ama eğlenceli bir genç delikanlı. erkek semti derler ya kesinlikle katılırım. ama bir kadın olarak içinde zaman geçirmeyi en çok sevdiğim semt belki de. şimdilerde yerinde yeller esen tansaş'ın önünden bir otobüse / minibüse binmek, devamında yıldız durağına kadar devam eden o hoppa ortam. ozalitçiler, wine-beer portlar, şu hayatta en çok sevdiğim istasyon tipi olan iskeleler, taksiler, minibüsler ve uykusuz'un resmi semti beşiktaş bence.

yıldız köprü trafiğini simgeler, sonrasında balmumcu gelir. buralarda iş merkezi ciddiyeti hafiften kendini hissettirmeye başlar ama yine de sevimlidir, binalar alçaktır, yol kenarında ağaçlar vardır, askeriye niyeyse insanı kastıran ciddiyetini dışarıya pek yansıtmaz. sakin gülümseyen bir iş bölgesidir balmumcu. sonra köprülü kavşak'a gelirsin, metrobüssüz zamanlar tabi, o kazuletin ortalığı yıkıp geçmediği zamanlar. karda kışta hep köprülü kavşaktan dönülür eve nedense, bağlantı noktasıdır, adı üstünde kavşaktır, hem yolları birbirine, hem de sevimli balmumcu'yla keşmekeş zincirlikuyu'yu birbirine bağlar.

"her canlı ölümü tadacaktır." ve karşısında da nispet yaparcasına ayyıldız mağazası, mevsimine göre bikinili / gecelikli seksi kadınlı binasıyla. zincirlikuyu çabuk geçer, ruhani anımdaysam başladığım mırıl mırıl duamı bitiremeden levent gelir. levent. kravat ve tayyör semti. saat 12'de çılgıncasına sürüler halinde ortalığa saçılan plazacı kardeşler (ehem, şey, ben) ve stoklar, borsa zıtzıt bıtbıt. viva la kanyon, bu havayı dağıttığın için.

geldik asıl hengamenin asıl şamatanın merkezine. 4 levent. ya da dördüncü levent. içinizden hangisi gelirse. egzoz (tdkcıyım) dumanlarında boğulmaca, akbiller, bozuk paralar, duraklar, insanlar insanlar insanlar. afiş dağıtan insanlar, durakta bekleyen insanlar, bişeyler satan insanlar. en çok sinir olduğum: metroyu sahiplenen semt olması. 4 levent metro yazmasın arkadaşım o otobüslerde!

buraları da geçtik. artık otobüsümüz / minibüsümüz tıklım tıklım. sanayii mahallesi. isminin hakkını veren semt. birinci sınıftayken hayretle ne olduğunu anlamaya çalıştığımız halay salonlarına ev sahipliği yapan semt. otogazcılar, klima - oto alarmı tamircileri, gökdelen trendine kapılmakta geç kalıp leventte arazi kapatamayan bir iki kodaman amcanın bina inşaatları. neyse çabuk bitti, çünkü çok gri, çok sıkıyor insanın içini.

maslağa geliş askeriyeyle, sağlı sollu dev yemyeşil arazilerle ve bitmek bilmeyen alt, üst, yan, sağ sol geçitlerle başlar. artık çantamızı topladık, müziğimizi kıstık, kapıya doğru yanaşmaya çalıştık, çünkü üst geçitte inecek var.


çok uzun oldu sanırım, kimse okumayacak gibi geldi. olsun.

Tuesday, June 2, 2009

Oyku geregi

Cocuklugum levent yuksel'le sertab erener'in ayrildigi gun bitti.

Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

falan.



nasıl oldu bilmiyorum. rahat ve sakin olmak hep ekstra bir çaba gerektirirken bugün kendiliğinden oldu her şey. çıktık, konuştuk, anlattık, şaşırdım, ay pardon dedim, sorulara verebileceğim yanıtları düşündüm, verdim, bitti. çıktık sonra. telefonlar, telefonlar. iyiydi, oley iyiymiş!, güzeldi, ay güzelmiş ya ne iyisi!, süperdi, gurur duydum!, artık utanma safhası. kimse bana uzun zamandır zeytin gözlü dememişti, zeytinlerin prensesi bile olmuştum evet ama, zeytin gözlü diyince de mutlu olmamak elde olmuyor ki.

şimdi teorik olarak her şey bitti. adı üstünde zaten, bitirme bittiğinde bitmesi gereken başka bir şey kalmıyor. daha çok bitmek fiilini kullanmadan başka bir şeylerden bahsedeyim.

keşke bundan sonrası da net bir şekilde önümde uzanan bir yol olsa. gavurların dediği şekliyle corporate dünyasına girmek zorundaysam bile, yakın mesafeli bir evim olsa ve ben sabahları kargalardan önce uyanmak zorunda olmasam. sürgüne gider gibi değil de gerçekten işe gider gibi hissetsem falan.

neyse böyle işte.


Monday, June 1, 2009

tripod.

geçmişi hatırlamanın en kuvvetli birinci yolu kokularsa ikincisinin de şarkılar olduğunu benim söylemem gereksiz heralde. benden önce milyonlarca kez tekrarlanmış bir bahis bu öyle değil mi? blog yazmanın da onda biri orjinallikse onda dokuzu klişelerden faydalanmak benim için o yüzden bundan faydalanırken de içim rahat.

asla ve katiyen aklımdan çıkmaz, orta son, şimdi görkemin odası olan küçük oda o zamanlar (nedense) oturma odası yapılmış ve evde kimse yok. okul dönüşü oturmuşum mtv izliyorum. o zaman izlediğimiz mtv has ortadoğu mtv'si, ibranice kelime dağarcığımın yegane mücevheri "ghadaşhg" (hadaş aslında ama bi gırtlak, bi geniz var orda) o günlerden yadigar. hatta o zamanlar bizden iki sınıf büyük taifeden özgür isimli bir çocuğu bana ayarlamaya çalışıyor arkadaşlarım ama çocuk beni tabii ki de istemiyor. bende garip bir eziklik var bu sebepten. aslında çocuğu tanımıyorum bile. sadece istenmemişliğin ezikliği işte. klasik. ayarlama olayları da bi kere yolunda gitsin zaten sağlam ön dişimi kırıcam.

neyse, mtv'de gündüz kuşağı klip programı var, ilk olarak çıkan parça depeche mode - dream on. klibinden gözlerimi alamıyorum, direksiyon başındaki dave gahan, yan koltukta oturan ismi şu an aklımda olmayan diğer eleman, yolun ortasında yaldır yaldır ışıklar saçan kadın. şarkının girişi zaten beni benden almakta, dial-up superonline internetimle bu şarkıyı napster'dan nasıl indirirm onu kurmaktayım kafamda.

şarkı bitiyor, ardından gelen daha da fena. incubus - drive. şarkıların giriş melodileriyle ilgili bir takıntım var sanırım, önyargılı olduğum anlamına mı gelir bilemiyorum ama bir şarkının girişini sevmediysem devamını sevmem çok zorlaşıyor, tam tersi de geçerli, şarkının giriş melodisini sevdiysem devamında adam böğürüp kussa da şarkıya sırtımı çeviremiyorum. drive'ın klibi dream on'dan daha da torpilli, sonuçta brendon boyd var, o kocaman siyah düğme küpeleri var, kendi kendini çizdiği muhteşem klip var. dövmeleri de var ah nasıl unuturum. bu şarkı biterken içim yanıyor, kimbilir tekrar ne zaman denk gelicem de izlicem klibi bir daha, number one falan da göstermez ki ama allahtan didem'de kasedi vardı da çektim kendime klip olmasa da şarkıyı dinlemek de muhteşem.

neyse sıradakine de bakayım, canım ödev yapmak istemiyor, zaten reddedilmişim, kalbim kırık(!). dido. "i didn't hear you leave, i wonder how am i still here." sarı göz farlarıyla göz alıcı makyajı, sakin, hanımefendi havası ve muhteşem here with me'si. mtv bugün bana acıdı galiba. hep bildiğim şarkıları çalıyor. i won't goo i won't sleep, i can't breathe until you're resting here with me diye doya doya, aksanımı yapa yapa söylüyorum şarkımı. yıllar sonra öğreniyoruz klipteki nazar boncuğu takılası arkadaşın fitbolcu rio ferdinand olduğunu. o yıllarda ekşi sözlük tabiriyle "ismi bilinmeyen taş gibi erkekler" kategorisinde.

belki üçü de birbirinden alakasız bu üç şarkıyı bazen sırf nostalji yapmak için ardarda dinliyorum ve algıma her seferinde tekrar şaşıyorum çünkü o gün ne hissediyorsam yine aynısını hissettirmeyi başarıyorlar bana.


jürinin yorumlarını dinliyoruz şimdi de.

blog milleti tatil havasına girmiş, haziranın ilk postu yazıları havada uçuşmuş. bu yazınınsa tatil moduyla alakası yok. görkemin kartonları havaya kaldırıp size puan da verecekler mi dediği bir jürinin karşısında olucam tam yirmidört saat sonra. ismindeki heybete bak allasen, "bitirme tezi jürisi" hey maşalla.

off hala adam akıllı başlamadım. deneysel kısmı anlatıcam ve daha yöntemlerimizin reaksiyon mekanizmalarını bile bilmiyorum.

tamam yakınmadım sustum ve gittim.


 

Blog Template by YummyLolly.com - Header Image by Vector Jungle