Thursday, July 30, 2009

stargaze!



has just tattooed!

special thanks to gorki, dodo, aslı. and 'dervish' !
en yeni en iyi arkadaşım bepanthen ve ben sevgilerimizi sunarız.


tattoo by gate.
.)


Wednesday, July 29, 2009

astrotanrı





yanlış yapıyorum. bilerek ve isteyerek. redd'in dediğini yapayım diye, aydınlansın diye karanlık düşler herşeyi yakıyorum. kimseye söylemeden bir hayalimi gerçekleştiriyorum. başka hayalleri korkak minik adımlarla takip etmeye çalışıyorum. kendimi rahat hissetmiyorum, kafamın içine örttüğüm örtüyü kaldırıp altına bakmıyorum. ne istediğimi bilmediğim gibi, bir şeyler istememi bekleyenlerden ölesiye rahatsız oluyorum.

çok büyük yanlış sonuçta şu anda yaptığım. psikolojide temel kuram değil mi bu, bir şeyi ne kadar çok bastırırsan patlaması o kadar çok can yakar falan. istemiyorum, bastırmak da istemiyorum ama orada olmalarını da. herşeyin yok olması ne kadar işime gelirdi.

serbest çağrışımlarımın en son çıktığı sokağın adresi hep aynı. hep tek noktada bitiriyorum geceyi. kendi eski zamanlarıma yabancılaşıyorum, nasıl başa çıktığımı bilmediğim şeyleri hatırlamaya çalışıyorum. ne dedim, ne yaptım, nasıl olduğum insan oldum. bundan sonra ne oluyorum. ve diğerleri.

yine yayınlanmayası bir yazıyı yayınlıyorum ama öyle olsun.





michelle and heath.



~~

~~~


shit happens.



Tuesday, July 28, 2009

anket doldurmayı seviyorum.

gece gece can sıkıntısından nerelere sardırayım bilemezken lasombra hatundan mim geldi, boş işler kraliçesi olaraktan saniyesinde cevaplamakta bir beis görmüyorum kaldı ki müzik. olay şuymuş, bir artist seçiyoruz, sorulara onun şarkı isimleriyle cevap veriyoruz. here are my test results:

Pick your Artist:
regina spektor (başka kim olacaktı kii)

Male or female?
better

Describe yourself:
pavlov's daughter

How do you feel:
i want to sing

Describe where you currently live:
field below

If you could go anywhere, where would you go:
back of a truck

Your favorite form of transportation:
flyin

Your best friend is:
mary ann

What's the weather like:
summer in the city

Favorite time of day:
somedays

If your life was a TV show, what would it be called:
reading time with pickle

What is life to you:
chemo limo

Your fear:
ghost of corporate future

What is the best advice you have to give:
edit

Thought for the Day:
aching to pupate

How I would like to die:
carbon monoxide

My soul's present condition:
poor little rich boy

My motto:
aprés moi.

kimseye de paslayasım gelmedi.


afiş.e.



ikibinbeş yazında. bildiğin eğlenceli işlere girişmeye başlamışsın, çalışmalar, kongreler, gecelemeler, sabahlamalar. illa ki insanlar, yeşilçam sokağı, çok iyi oynarım diye başlayıp da 6-0 kaybedilen tavla maçları, sigara börekleri falan. yaşının otuzbeş kat büyüklüğünde dertlerle uğraşan insanlar, onlarla uğraşmak isteyen sen. ve tartışmasız moda sahil. sonra msn'den gelen iki şarkı. adını bile duymadığın için utanç duyduğun grubun bilmemkaç yıllık geçmişine rağmen tek bir insanla özdeşleşmesi, ki sonradan kral tv'de kliplerini görüp isyan etmek. bindokuzyüzseksen'in hikayesini öğrenmek, aşk bitti'nin sözlerini ezberlediğin halde içinden söylememek için direnmek.

kendi sığ dünyamda, artık sözün uçup yazının kalacağı saçmalığına da inanmadığım için tek tutunacağım şey kaldı, şarkılar. şarkıları insanlarla özdeşleştirmek çok ama çok boktan bir özellik haline gelmeye başladı ayrıca. m şarkıları, a şarkıları, e şarkıları derken bana kalan gülş şarkılarının ne kadar az olacağını farkettim. ve bir noktadan başlamak gerekiyorsa da bu nokta olmayı en çok hakeden yer ikibinbeş yazı olur ondan eminim.









Sunday, July 26, 2009

the hangover.





* takside mariah carey my all'a candan eşlik eden
* bebek'te "sen ne tarafa şimdi?" diyen arkadaşlarıma "ben burdan lucca'ya geçicem" diye cevap veren (kimin yanına gitmiştim ki?)
* akustik versiyon 'candy shop'a maruz kalan(ya da tanık olma şansını yakalayan mı demeliydim?)
* limon diliminden bıyığı olan
* ortaokul tarzı lastik tacizlerine maruz kalan!
* kızılkayalar'da ıslak hambuger alan -ama yiyemeyen, alan da dodoydu aslında-, üstüne bir de garanti'den para çekmeye giderek tabuları (!) yıkan,

yepp, that's me.






stalk me if you can!



special thanks to dodo, cem, pdd ve -umut ediyoruz ki- geleceğin parlak blogger'ı hayim. fotoğraflar elimdekinin onda biri bile değil bir de. iki günlük dev maratonda teknik ve lojistik desteğini benden esirgemeyen dodo'ya bir teşekkür daha.



















Friday, July 24, 2009

türk aile yapısı.




insana bazen perihan mağden'i aratıyorlar hakkaten pes artık. neresinden tutup nasıl çemkireyim bilemedim. perihan hanım olsaydı şimdi içime su serperdi gereken çemkiriği yapıp. hal.is top.rak beyefendi kendisinden 54 yaş küçük bir kızla evlendi efenim biliyorsunuz. çalışanlarından birinin kızıyla. şöyle düşünelim. bu kız doğduğu zaman, bu herif yüz yıl yaşayacak kadar şanslı bir öküz olsa bile hayatının yarısını tüketmişti. kaldı ki şu anda da tükenmiş durumda, daha bundan bir kaç ay önce ölüm döşeğindeydi. şimdi nasıl oluyor da esrarengiz bir şekilde bir anda evlenecek, "aile kuracak" kudreti görüyor kendinde?
hadi onu, hüs.eyi.in üzm.ez'in az gün görmüş versiyonu, müstahakını bulsun diyip geçelim. bu babaya ne dicez, ona nasıl bir mazeret bulucaz? hangi zihniyetin ürünü büyük büyük patronuna kendi kızını hani tabiri caizse peşkeş çekecek kadar vicdansız olur? babalık içgüdüsü en azından bazı vicdani özellikler vermiyor mu insana, bu adamın insanlıktan ne kadar çıkmış olması lazım bu içgüdüleri bastırabilmek için?
tabii burda nikah var ortada, kırmızı kurdele var, gelinlik var. "evinin kadını" olan bir çocuk var. o yüzden ahlak başı recep usta buna laf etmez, hatta gider nikah şahitiği falan dahi yapar. ne de olsa kutsal aile bağları. çocuğunun başı bedeninden ayrılan baba ahlaksız, aile düzenine sahip çıkmıyor ama aile düzenimiz halis bey gibi namus timsali adamlara emanet. oh allahım nasıl rahatladı içim anlatamam. gerçekten de türk aile yapısı aynen böyle olmalı.




Thursday, July 23, 2009

so, where were we?



köprü yolunda çimenlerde yatan ve gerçekten uyuyan adamları görüyorum. güneş sırtlarına vuruyor, kulaklarına karıncalar giriyor, akşam eve gittiklerinde belleri ağrıyor. trafik beyinlerini akıtıyor. ama yine de orada yatmaya devam ediyorlar. buradan çok havalı bir metafora falan geçeceğim yok aslında, notlarıma yazdım sadece, çimenlerde uyuyan adamlar diye. o adamların ne iş yaptığını bilen var mı acaba. o çimleri, bahçeleri sulamakla biçmekle falan görevli olabilirler. ama işlerini bitirince orada uyumak da mesailerinin bir parçası mı? belediyede çalışan bir tanıdığım olsa sorabilirdim. belediyede çalışan kimseyi tanımıyorum. annem kesin tanıyordur. şu dünya üstünde en garip bağlantılar her zaman annemden çıkar zaten. çocukluk arkadaşı seksen darbesiyle vatandaşlıktan çıkarılıp isveç'e yerleşmiş bir kadındır, ankara'da bir düğünde karşısına çıkar üç gün sonrasında ise eve misafir olarak gelir. organik tarımdan, isveç konsolosluğunda çalışan oğlundan bahseder, iki şişe şarap devrilir, gülş'ün yanaklar kızarır ve inanılmaz ama gerçek içinde bir pencere açılır. bir gün sonrasında bir devir kapanıcakken bir kağıt gelir eve üstünde de kuzey mevkiilerden bir okul ismi yazan. konuştuğum hiç bir dili konuşmayan diyarlardan.

gidebilme fikri bile huzur verici. yasemin mori'nin sorduğu gibi, dünyada üzgün olmaya değer ne var ki? bir kelimeyi iyice anlayabilmeye çalışıp, binlerce kez tekrarlayıp anlamını kaybedersin kulağını tırmalar. bunun olmasına izin vermiyorum.

çok fazla plan yok kafamda. uçuşan hayal parçaları, yapmak istenenler, yapılamayacağı bilinenler, çocukluktan gelenler, gözüktüğü gibi olmayanlar. ve benim öyle tuttuğunu koparan biri olmadığım pek gizli bir şey değil.

neyse bir mesaj geldi, ben gittim.
günün şarkısı da yasemin mori olsun, andık madem. yeniler.


Wednesday, July 22, 2009

frei.



an itibariyle bir gergedan kadar özgürüm. bir senedir yardımların tartışılmaz ama kusura bakma, istediğimiz kadar inek değilsin cevabımı resmi olarak aldım. üstümden yük kalktı mı? hem evet hem hayır. okula geri dönmek istediğimden emin miyim? hem evet hem hayır. artık daha fazla olay istiyor muyum? hayır hayır ve hayır. çekip gitmek istiyor muyum dilimi konuşmayan yerlere? evet evet ve evet.




Tuesday, July 21, 2009

karaoke playlist vol.2



regina spektor - folding chair
regina spektor - edit
red hot chili peppers - parallel universe
guano apes - big in japan
the kills - last day of magic









envy.




hangisine daha çok bayılayım bilemedim.

Monday, July 20, 2009

ben bir günah işledim peder.



bir gülş - dodo klasiği olarak her mimimi olduğu gibi itiraflar mimimi de dodo'dan aldım tabii ki. kendisinin pasladığı bir şeyi, kavuşmamıza bu kadar az zaman kalmışken (yeeeey!) bekletmek olmaz diyerekten ankara yolculuğu üzeri görevimi yerine getiriyorum. yazmaya başlamadan önce neleri yazacağımı pek düşünmedim ama yine de otosansür uygulayabilirim belli olmaz.

1- bu blogda bizzat yaşanan para verip geçtiğin dersten kalma olayını babama hiç bir zaman söylemedim. geçen ay diplomamı aldığımda transkripti incelerken yaz okulu mat2 ff dedi, bir anlık sessizlik oldu ve sonra da devam etti. annem ki kendisi babamdan hiç ama hiç bir şeyi saklamamasıyla ünlüdür bu sırrıma hiç ihanet etmedi.

2- anaokulunda efe diye sarı saçlı bir çocuğa aşıktım. doğumgünü çocuğu olduğumuzda yanımıza pasta kesilirken oturacak kişiyi seçme şansımız vardı, ben de efeyi seçmiştim, ona da demiştim, seninle evlenicez ondan yanıma oturmanı istedim diye.

3- çocukken ressam olacağımdan emindim. ortaokulda arkeoloji ve yunan dili ve edebiyatı okumak istiyordum (11 yaşında ilyada & odysseia okumanın etkileri) lisede çok uzun süre psikiyatr olmak istedim, öss'ye girip sonuçları aldıktan ve tercihlerimi yaptıktan sonra mimar olacağımı düşünüyordum sonunda da kimya mühendisi çıktım.

4- cinsellikle ilgili en ciddi ilk bilgilerimi bozüyük'te karşı komşumuzun oğlundan edinmiştim. kendisi o zamanlar 17-18 yaşlarındaydı sanırım, ben de 6 falan, ama hiç yadırgamamış bunun mantıklı bir şey olduğunu düşünmüştüm. kendi kafamda kurduğum sistemde anneyle baba çocuk istediklerine karar veriyor ve bir gece bunu beraberce tanrıya bildiriyorlardı çünkü. ama bu sistemde büyük boşluklar olduğunun da farkındaydım o yüzden çocuk anlattığı zaman taşlar yerli yerine oturmuştu.

5- benim olan eşyaları hiç bir zaman hakkını vererek kullanamadığıma dair bir takıntım var. çok basit şeylerde bile, bir şişe oje, bir telefon, bir parfüm, toka veya bir ayakkabı başkasında gördüğümde keşke ben de onun gibi hakkını vererek kullanabilsem diyorum. yani farklı ne yapmam gerekir bilmeden, ama sanki ben her şeyi idareten yapıyormuşum gibi.

6- bu kış, bir şubat günü parasızlıktan evde satacak bir şeyler aradım, sonunda eski ve çook yıpranmış bir telefonumu sattım. karşılığında aldığım para sadece 50 liraydı ama bir şekilde günümü kurtardı. o gün görüştüğüm kişi ısrarla neden sattığımı sorduğunda da bir şekilde geçiştirdim.

7- sağ profilimi hiç sevmem. bütün fotoğraflarda falan kafamdaki garip açının sebebi budur.

8- kendi kendime yıllardır ingilizce konuşmayı çok severim. almanca kursuna gittiğim dönemde bunu almanca yapmaya başlamıştım ama sonradan ingilizceye döndüm yine. ve genelde en akıcı en güzel cümlelerimi kendimle konuşurken kurarım.

9- rüyamda gördüğüm kişileri onları gördüğüme dair bilgilendirme takıntım var sanırım. çok uzun zamandır konuşmadığım biri de olsa mutlaka bir mesaj atasım, bir ses edesim geliyor.

10- anneannemi kaybedeceğim günden çok korkuyorum. başka herhangi bir insanın ölümünü düşünmek o kadar dehşet vermiyor ama özellikle onu kaybetme fikri gerçekten fiziksel olarak canımı acıtıyor.

11- birinin evine gittiğimde / bir ofiste, muayenehanede, kuaförde vs. ilk kez gittiğimde nereye oturmuşsam hep oraya oturmak istiyorum.

12- dersanede lise ikide çook hoşlandığım, dönem başında aynı sınıfta olduğumuz bir çocuk vardı. o sonradan sınıf düşmüştü ve adam akıllı görüşemez olmuştuk, kendisi bir anda telefonumu isteyip her gün mesajlaşmalara başlamamızla birlikte ben bir adet nurtopu gibi obsesyon sahibi olmuştum. sonra dersanenin son günü kendisinin sınav kitapçığını çalmıştım hangi akla hizmetense. ama soruları çözerken yanlarına aldığı notlar neden o kadar düşük puanlar yaptığını anlamamı sağlamış, öss denemesinde nasıl bu kadar eğlenceli bir insan olabildiğine ise şaşmıştım. (cosmogirl itiraf köşesine hoşgeldiniz)

13- çocukken, büyümenin 3 simgesi vardı benim için. parmaklarımı şıklatmak, sakızdan balon yapabilmek ve ıslık çalmak. ikisi tamam biri hala yok.

14- ilkokul birde inanılmaz sıkılmıştım. herkes daha harflerle fişlerle uğraşırken ben zaten 2 senedir okuyabiliyordum ve annemin bir bebeği olmak üzereydi. öğretmen benim de çizgiler çizmem konusunda ısrarcıydı, ben de her satırın başına bir tane örnek çizgi koyar devamını evde yaparım diye bırakırdım.

itiraflarımın en zararsızları bunlar sanırım. kime göre neye göre zararsız tabii orası tartışılır. kime paslıyorum, hiçkimse ve cornelius. buyrun sizden alalım itirafları.



Saturday, July 18, 2009

sagdiclar ve nedimeler!

beehive'dan guzel sac, kuyruklu eyeliner'dan guzel makyaj, dev inci kupeden guzel taki, straplesten guzel elbise modeli tanimam. bordo 15 santimler de cabasi. yes bugun guzel bi gun ve yes bebeyim bugun guzelim.



Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Thursday, July 16, 2009

kahlo.


biyografi okumaktan her ne kadar hoşlanmasam da bu aralar alain de botton'un öp ve anlat'ıyla bu önyargıyı ufaktan kırmaya başladım gibi. biyografi diyince, filmler sayılmaz muhtemelen ama ben yine de en sevdiğimi düşündüğümde açık ara frida geliyor aklıma.


lisede ertesi gününde iki sınavımın olduğu bir akşam kitapları fırlatıp, defterleri yırtıp cinnet geçirdiğim bir noktadan sonra salondaki televizyonun karşısında oturdum, yeni başlayan bir film bulduğum için memnun izlemeye başladım. bir çok sahnesi tabii ki kırpılmıştı, bazı noktalarda bütünlüğün içine etmişti kanal sağolsun ama yine de frida kahlo'nun hayatını bir anda çok fazla merak etmeye başladım.


evet bir ressamı keşfetmek için hollywood en iyi yöntem değildi belki ama yine de en önemli obsesyonlarımdan, hatta idollerimden birini bu şekilde tanıdığım için şikayetçi de değilim. eserleriyle ilgili üç farklı dilde kitap okuyup filmini extended versiyon dvd'sinden defalarca izledikten sonra (bir ara annem, o martı kaşlı ressamı daha kaç kere izleyeceksin diye sorup durdu) çevirisini aile dostumuzun yaptığı frida kahlo / aşk ve acı'yı da (henüz bitirmemiş olsam da) alain de botton'la beraber okumak iyi hissettiriyor.


sabah sabah rüyamda görmedim aslında, sabah ipodun shuffle'dan paloma negra'yı armağan etmesiyle aklıma geldi o kadar.

Wednesday, July 15, 2009

goldfish bowl





aylardır aradığım, ideefixlerde, d&r'larda bir türlü bulamadığım yasemin mori albümünün görkemin bilgisayarından çıkması.





Tuesday, July 14, 2009

the helium balloon inside your room has come undone.



uykunun arasında yüzde yüz açık bilinçle farkettiğin şeyi sabah hatırlamamak çok acaip, işte bu yüzden yatağımın başında defter kalem tutuyorum zaten ama beş numara miyop gece karanlığında yazı yazma isteğini çok köreltiyor. bir aralar uykumun arasında insanlara mesaj atma alışkanlığım vardı ve sabah yazdığım şeylere kendim mana veremiyordum. dün gece yağmur yağmasını, gök gürlemelerini ve şimşekleri rüyamla baya güzel kaynaştırdım.


belirli anlar var. sabah kalkarken alarmımı kapattığım an, tam kapıyı çekip evden çıktığım an, ofisin büyük döner kapısından çıkıp sıcak havanın yüzüme ilk değdiği an (yeterince edebi bi blogger olsam burada sıcak havayı yüzüme "çarptırırdım" belki de.). bunlar boğazımın üstüne oturuyor. bu hayatı gerçekten yaşayan ben miyim diyorum.


ara saatler zor değil, hatta bir şekilde yaptığın şeyleri yapmaya alışıyorsun dahi, küçük ofis dedikoduları, moral bozukluğunu örtbas etmek için içinden kendine ettiğin küfürler bunlar sorun değil. sadece o küçük çirkin eciş bücüş anlar. onlar acıtıyor. başka seçenekler arıyorsun. başka tercihler yapsaydım, o kadar açılmasaydım, çakılacağımı aklımdan çıkarmasaydım, nolurdu sanki fen matematik yerine dil seçseydim. dün yatmadan o şarkıyı dinlemeseydim, o yazıyı okumasaydım. bunun gibi şeyler. kendi beynimi oyalamak zorunda olmak sinirimi bozuyor. üzülmekten kaçtığımdan değil, canımın sıkılmasından da değil. neden bilmiyorum. ayakta kalınması gerekiyor. zamanın geçmesini beklemek gerekiyor. bok gibi olmamak gerekiyor. gerekenleri yapmak gerekiyor. çünkü günün sonunda o kafa sen onu o gün ne kadar bastırdıysan o kadar ağzına sıçıyor.


iki yıl önce her gece yattığımda dua ederdim, başıma bir kaza gelsin ve hafızamı kaybedeyim diye. baya gerizekalıymışım.


günün şarkısı yine regina spektor'dan gelsin. one more time with feeling.
ironik mi oldu ne.


hold on,
one more time with feeling
try it again, breathing's just a rhythm
say it in your mind, until you know that the
words are right
this is why we fight.



Monday, July 13, 2009

what's a girl to do?



bat for lashes dinlemek için hiç bir zaman geç değildir öyle değil mi?



Sunday, July 12, 2009

deep inside of a parallel universe*



sıcağın, nemin içinde oturup kendimi iyi hissetmek için baskı yapıyorum. kafamın içinde bugün bir hayalet var. istemim dışı fikirler üretiyor, anlar hatırlatıyor, anılar yaratmaya çalışıyor, rüyalar gösteriyor. her rüyamda olan şey bu defa yine oluyor. olan biteni birilerine haber verme isteğiyle deli gibi dolanırken, rüyanın rüya olduğunu farkediyorum. uyanmaya karar veriyorum fakat uyanamıyorum. kendi rüyama yabancı, kendi bilinçaltımda dışlanmış şekilde kalakalıyorum.

almadovar'ın todo sobre mi madre'sini izledim bugün. la mala educacion'u izledikten sonra bu filmdeki travestiler konsepti rahatsız edici olmadığı gibi, bir açıdan çok da yürek burkacak tiptendi. sadece düşünüyorum da, bu filmin türkiye'de vizyona girme gibi bir ihtimali bile olmuş mudur? gerçi on yıllık bir film ve imdb'ye inanırsak 26 mayıs 2000 gibi bir tarihte release edilmiş. ama bu vizyona girmiş demek oluyor mu bilmiyorum.

neyse demek istediğim şu ki, tüm sapkınlıkları, tüm bastırılmışlıkları ve iğrenç sahte ahlak anlayışıyla bu ülkede o kadar çok şeyi kaçırıyoruz ki. bunun düzelebileceğine hiç inanmadığım gibi yeni yetişen nesilin, tacizler, dayaklar, oyuncaklardan tahrik olan büyükler ve nereye gittiğini kimsenin bilmediği ve umursamadığı eğitim sistemiyle nasıl bir hal alacağını bilmiyoruz. kimse de bu konuyu merak dahi etmiyor. sadece şunu düşünsek yeter, bugün sokakta binbir şekilde para kazanmaya çalışan çocuklar on yıl sonra nerede olacak? ne yapacak? bilmiyoruz. biliyoruz ama bilmemezlikten geliyoruz.

aslında mesaj içerikli bir şeyler yazmak değildi niyetim, öyle gaza geldim işte. almadovar'dan sokak çocuklarına çok adım yok aslında ama yine de pek iç açıcı bir pazar yazısı olmadı. hoş zaten pazar bitti sayılır ve pazar günlerinden nefret etmeye karar vereli bir aydan fazla oluyor.


*it's getting harder and harder to tell what came first.


ghost in a head.

dalga mi geciyorsunuz? nick hornby yeni kitap yaziyor, arctic monkeys album cikariyor, siradaki nedir? joy division reunion mi yapacak?!



Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Saturday, July 11, 2009

Ted Mosby, The Architect.

Itiraf: bunca yillik (okulda 2. sinifi baslangic alirsak) excel tecrubeme ragmen hala columns ve rows'u karistiriyorum. Kolon yukari dogru uzanir, demek ki diklemesine olanlar kolondur diye kendime tekrarlamadan ayirt edemiyorum. Bir amacsiz, edebi olmayan ve gereksiz blog notunun daha sonuna gelirken emegi gecen herkese tesekkurler. Siz olmasaniz boyle olmazdim.


Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.

Thursday, July 9, 2009

bir çarşamba olur ki.

mağaza
ne çok değişmişsin,
çok özleştik
serin ve güzel ve sakin günler
patron odası
kıvır e.
parisien m.
türk kahveleri
sakinlik
açık hava
baya iyi, inanabiliyor musun,
adam's pizza
çay saati
çok özleştik
beyaz corsa
hep burda kalsak olmaz mı ki?
akşama how i met your mother var
nick hornby'nin yeni kitabı var
ayça şen bile yeni kitap yazmış
buymuş.

hail to chace!






a tribute to voodoo girl's "drop dead gorgeous" series.
(her ne kadar kendisi ed westwick'i tercih eder bilsem de.)

Wednesday, July 8, 2009

awesome.







barney stinson'dan bloggerlık hakkında öğreneceğimiz çok şey var.






Tuesday, July 7, 2009

eric, you are a wise wise man.


cantona style bir şiddet gösterisinin halletmeyeceği şey yoktur. mesele hedefini doğru seçmekte.
belki de sakin oldukça delirmeye devam ederim.
günün şarkısı, nakaratını çığlıklar atarak söylemek şartıyla, regina spektor - sailor song.
isimde modifikasyon yapmak da mümkün.

Monday, July 6, 2009

otoliz.

kimse bana şımarıyorsun falan demesin de, ben gerçekten boğulmak üzereyim bu ofiste. kendi kendimi yiyip bitirip otoliz yapmak istiyorum.

Sunday, July 5, 2009

told me that my hair was red.











travelling the face of the globe.



müzikten soğudum derken az önce kendime haksızlık ettim. izi olan şeyleri dinleyememek durumuydu bahsettiğim aslında. yeni keşifler beyin uyuşturma konusunda dizilerden sonra ikinci sırada geliyor. detektivbyran aranırken bulduğum şu şaheser site ise baya bildiğin mutlu etti beni. and you hear isimli bu güzide sitemiz, radiohead fanı ve izlandik musikişinas bir beyefendi tarafından işletiliyor keşfedebildiğim kadarıyla. kaçırmayınız demek boynumun borcudur. beni şimdi oi va voi albümümle yalnız bırakın rica edicem.


edibüdü: beyefendinin kendisi izlandik değil, musikişinas kelimesini ille de kullanıcam diye bir yanlış anlaşılma yaratmak istemiyorum. no.









the dress.





sonuçta yine gelip şu halının üstüne oturuyorsam binlerce kilometre yolu tepmiş olmamın anlamı ne? en azından artık ten rengimle dalga geçmezler bir süre.

blonde redhead, heroine. bu aralar müziğe tahammülüm neredeyse sıfıra indi. tanıdık şarkılar duyarsam eğer göğsümün üstüne bir öküz oturuyor ve asla kalkmıyor uzun süre.

harekete geçmem gerekiyor ve nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum. bir yıllık stajım işe dönüşmeyecek büyük ihtimalle ve içten içe böyle olmasını umuyorum ben de. başka şeyler yapmalıyım ama ne olduğunu bilmiyorum. bir şekilde para kazanmalıyım, eğer gerçekten taşınmak istiyorsam, gerçekten böyle bir şeye kalkışacaksam, ki hep belirlediğim zaman aralığı buydu kendimce, elime düzenli geçen bir para olmalı. ama o ofis üstüme geliyor, daha serbest, daha özgür olabileceğim bir şeyler bulmak zorundayım.

benim meselem hayatım boyu hep bu oldu belki de. özgür olmayı istemek ama bu konuda hiç bir şey yapmamak. rahat olan seni boğsa bile onu bırakacak cesarete sahip olmamak. sırf gelen tepkilerle uğraşmamak için bir şeylerden vazgeçmek ama eninde sonunda o tepkilerle yine de karşılaşmak. üzmemeye çalışırken üzülmek.

hayatın bokluğu bu zaten, fark ettiğin şeyler değiştiremeyeceğin şeyler olmak zorunda hep. daha yüksek not ortalamasına ihtiyacın olduğunu fark ettiğinde elinde diplomanın olması. o satın aldığın gerizekalı eşyaya hiç de ihtiyacın olmadığını fişine bakarken farketmek. onun seninle artık konuşmadığını, bunu kesinlikle ona anlatmalıyım dedikten sonra hatırlamak. o yüzden bu dünyada her halt icat edilir ama kimse bir zaman makinesi yapamaz. sistemi yıkacak şey budur çünkü.


*photo came from dodo in those beautiful old days.





Wednesday, July 1, 2009

**

"Now her untouched body felt like a plant drooping without water. Her skin was drying up and shrivelling before her eyes, becoming astonishingly ugly, as if the touch of Jimmy's fingers had been keeping it alive. Lately she had been secretly stroking her neck when she cooked, patting her arm when she watched the news, wrapping her arms around herself when she went to sleep. Once, ridiculously, she even patted her own bottom."

Liane Moriarty



Bu e-posta, Turkcell BlackBerry ile gönderilmiştir.
 

Blog Template by YummyLolly.com - Header Image by Vector Jungle